Tarih, günlük siyasetin diliyle konuşmaz. O, sloganlardan değil vesikalardan, hamasetten değil arşivlerden beslenir. Bugün Mardin üzerinden yürütülen tartışmalar da tam bu noktada bizi tarihî hakikate dönmeye mecbur bırakmaktadır.
Bir coğrafyaya isim vermek kolaydır. Asıl mesele, o coğrafyanın bin yıllık hafızasını okuyabilmektir.
Bugün bazı çevreler Mardin’i “Kürdistan toprağı” olarak nitelendiriyor. Oysa tarihî kaynaklara dönüldüğünde karşımıza bambaşka bir tablo çıkmaktadır.
Mardin, Malazgirt Zaferi sonrasında Türk hâkimiyetinin en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Artuklular burada yalnızca bir devlet kurmamış, şehircilikten mimariye, ilimden ticarete kadar kalıcı eserler bırakmıştır. Ardından Karakoyunlular ve Akkoyunlular gibi Türkmen hanedanları bölgenin siyasî kaderini tayin etmiş, daha sonra Memlük Devleti ile Osmanlı Devleti bu tarih zincirini devam ettirmiştir.
Dikkat edilmesi gereken nokta ise Memlüklerdir.
Çünkü birçok kişi Memlük Devleti’ni yalnızca Kahire merkezli bir idare olarak bilir. Hâlbuki dönemin tarihçileri eserlerinde bu devleti sık sık “ed-Devletü’t-Türkiyye”, yani “Türk Devleti” diye anmaktadır.
Bu ifade sonradan yapılmış bir yorum değildir. Dönemin kaynaklarında kullanılan siyasî tanımlamadır.
Memlük ordusunun bel kemiğini Türk kökenli askerî sınıflar oluşturmuş, devlet teşkilatının temelini Türk askerî geleneği şekillendirmiştir. Yazışma dili Arapça olabilir; ancak devletlerin kimliği yalnızca resmî dil üzerinden tarif edilmez. Tarih boyunca birçok devlet farklı dilleri kullanmış, fakat siyasî karakterini başka unsurlarla muhafaza etmiştir.
Mardin de uzun yıllar boyunca işte bu “Devletü’t-Türkiyye”nin sınırları içerisinde yer almıştır.
Ardından Osmanlı hâkimiyeti başlamış ve bölge asırlarca aynı medeniyet dairesi içerisinde yaşamaya devam etmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur:
Tarihî gerçekleri bugünün siyasî tartışmalarına göre yeniden yazmaya kalkışmak, geçmişe yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.
Elbette bölgede Kürt aşiretleri yaşamıştır.
Elbette Kürt kültürü bu coğrafyanın sosyal dokusunun önemli unsurlarından biridir.
Fakat bir bölgede bir halkın yaşaması ile o bölgenin tarih boyunca bağımsız bir devlet tarafından yönetilmiş olması aynı şey değildir.
Devlet tarihi başka, etnik tarih başkadır.
Bu iki alan birbirine karıştırıldığında ilmî zemin kaybolur.
Mardin’in son bin yılına bakıldığında Selçuklu, Artuklu, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Memlük ve Osmanlı idareleri açık biçimde görülmektedir. Buna karşılık uluslararası kaynaklarda tanınmış, uzun süre Mardin merkezli hüküm sürmüş bağımsız bir Kürt devletine dair aynı açıklıkta tarihî kayıtlar bulunmamaktadır.
İşte bu sebeple tarih konuşulacaksa sloganlarla değil; vakayinâmelerle, kitabelerle, fermanlarla ve çağdaş tarihçilerin eserleriyle konuşulmalıdır.
Çünkü tarih, hissiyatın değil hakikatin ilmidir.
Milletler ancak kendi geçmişlerini doğru okuyabildikleri ölçüde geleceklerini sağlam kurabilirler.
Tarih, ideolojik arzuların üzerine bina edilemez.
Bir belgenin söylediğini bin slogan değiştiremez.
Bu sebeple Mardin’i konuşurken önce arşivin sesini dinlemek gerekir.
Ve arşiv bize şu gerçeği hatırlatmaktadır:
Asırlar boyunca bu şehir farklı Türk hanedanlarının idaresinde yaşamış; Memlük kaynaklarında ise bağlı bulunduğu devlet açıkça “ed-Devletü’t-Türkiyye” adıyla kayda geçirilmiştir.
Tarihî tartışmaların sağlıklı yürüyebilmesi için, önce belgelerin söylediklerini dinlemek; ardından bugünü konuşmak en doğru yol olacaktır. Çünkü tarih, ancak hakikate sadık kalındığında milletlerin ortak hafızasını aydınlatan bir meşale olabilir.