Ankara’nın çevresi tek bir karaktere sahip değildir. Şehri saran bu halka, yönlere göre değişen bir ritim taşır. Batıdan doğuya, kuzeyden güneye doğru ilerledikçe Ankara’nın çevresi de başka başka yüzlerini gösterir. Bu farklılık, dağınıklık değil; tamamlayıcılıktır. Başkent, bu sayede tek bir kaynağa bağlı kalmadan ayakta durur.
Batı hattında yer alan ilçeler, tarih boyunca Ankara’nın ticaret ve geçiş kapısı olmuştur. Eski yollar, kervan güzergâhları ve pazar alışkanlıkları bu hatta yoğunlaşmıştır. Bu bölgede şehir, dışa açılmayı öğrenmiştir. Merkezdeki idari ağırlık, batıdan gelen hareketle dengelenmiştir. Ankara’nın ekonomik nefesi, bu hattan içeri girer.
Güney hattı ise bambaşka bir karakter taşır. Burada bozkırın ağır sabrı hâkimdir. Tarım, hayvancılık ve yerleşik hayatın uzun soluklu ritmi bu bölgede korunmuştur. Güney çevresi, Ankara’nın tutunma alanıdır. Hızın değil, devamlılığın coğrafyasıdır. Merkez ne kadar değişirse değişsin, bu hatta hayat ağır ağır akmaya devam eder. Ankara, bu sayede köklerini kaybetmez.
Kuzeye doğru çıkıldığında, çevrenin dili yeniden değişir. Orman dokusu, su kaynakları ve geçiş yolları bu bölgeyi şekillendirir. Kuzey çevresi, Ankara’nın denge alanıdır. Sert bozkır iklimi burada yumuşar, şehir nefes alır. Bu alanlar, yalnız coğrafî değil; psikolojik bir rahatlama da üretir. Başkentin yükü, kuzeyde biraz hafifler.
Doğu hattı ise üretimin ve geçişin iç içe geçtiği bir alandır. Tarım, bağcılık ve küçük ölçekli sanayi bu bölgede yan yana var olur. Doğu çevresi, Ankara’nın çalışkan yüzünü temsil eder. Merkezdeki kararlar burada hayata geçer, somutlaşır. Şehir, düşünmeyi merkezde öğrenir; uygulamayı çevrede gerçekleştirir.
Bu yönlere göre değişen yapı, Ankara’nın çevresini bir mozaik hâline getirir. Her parça, bütünün eksik kalan yanını tamamlar. Bu yüzden Ankara’nın çevresi, merkeze rakip değildir. Aksine, merkezin taşıyamayacağı yükleri üstlenir. Merkez, çevre sayesinde aşırı yoğunlaşmaktan kurtulur.
Ankara’da çevre ilçeler, yalnız üretim alanları değildir. Aynı zamanda kültürel sürekliliğin de taşıyıcılarıdır. Merkezde zamanla silikleşen gelenekler, çevrede daha canlı kalır. Düğünler, bayramlar, yerel dil, gündelik ilişkiler… Bunlar, çevrede korunur ve merkeze doğru sızar. Bu sızma, Ankara’yı tek tipleşmekten korur.
Çevrenin bu çok yönlü yapısı, başkent olmanın getirdiği sertliği yumuşatır. Ankara, yalnızca kararların alındığı bir şehir olmaktan çıkar; yaşanan bir şehir hâline gelir. Bu yaşanmışlık, çevreyle kurulan bağ sayesinde mümkündür. Bağ koptuğunda başkent soğur; bağ korunduğunda ise şehir canlı kalır.
Bu yüzden Ankara’nın çevresini anlamak, yalnız coğrafyayı anlamak değildir. Bu çevre, başkentin ahlâkî ve toplumsal dengesini de taşır. Merkezde hızlanan hayat, çevrede yavaşlar. Yavaşlayan şey, düşünmeye imkân verir. Ankara’nın düşünme kapasitesi, biraz da bu çevresel yavaşlıktan beslenir.