Başkentlik meselesi, Türk tarihi söz konusu olduğunda idarî bir düzenleme olarak ele alınamaz. Bir devlet, merkezini belirlerken yalnızca bugünün şartlarını değil, geçmişin yükünü ve geleceğin sorumluluğunu birlikte tartar. Ankara’nın başkent oluşu, işte bu uzun muhasebenin sonucudur. Bu muhasebe, ne 1920’de başlamış ne de 1923’te bitmiştir. Kökleri çok daha derindedir.
Ankara’nın tarih boyunca tekrar tekrar öne çıkmasının temel sebebi, bu şehrin kriz anlarında duyguyla değil akılla hareket edebilme kapasitesidir. Türk devlet geleneği, ani heyecanlardan çok, zor zamanlarda gösterilen soğukkanlılığı önemser. Ankara, bu soğukkanlılığın mekânsal karşılığıdır. Burada devlet, kendini yüceltmez; kendini tartar.
Ankara Savaşı sonrasında yaşanan fetret, bu tartının ilk büyük örneklerinden biridir. Devletin merkezî yapısı çökerken, Ankara bir isyan merkezi hâline gelmemiştir. Ne uçlarda görülen savrulmaya kapılmış ne de geçmişe körü körüne tutunmuştur. Bu tutum, Türk tarihinin kriz zamanlarında aradığı dengeyi temsil eder. Bu denge, devletin tamamen dağılmasını engelleyen görünmez bir hattır.
Bu hattın yüzyıllar sonra yeniden devreye girmesi şaşırtıcı değildir. Osmanlı Devleti’nin son döneminde yaşanan çözülme, Ankara Savaşı sonrası fetreti hatırlatan bir tablo üretmiştir. Merkez iradesi zayıflamış, siyasî meşruiyet tartışmalı hâle gelmiş, toplum yön arayışına girmiştir. Bu şartlar altında Ankara’nın tekrar öne çıkması, tarihî bir tekrar değil; tarihî bir reflekstir.
Millî Mücadele’nin Ankara’da yürütülmesi, bu refleksin açık tezahürüdür. Burada kurulan merkez, geçmişin ihtişamını değil, geleceğin sorumluluğunu yüklenmiştir. Ankara, bir kez daha devletin kendini yeniden tanımladığı yer olmuştur. Bu tanımlama, romantik sloganlarla değil; ağır kararlarla, uzun tartışmalarla ve fedakârlıkla yapılmıştır.
Başkentlik kararının kalıcılığı, bu ağır yükün taşınabilmesiyle ilgilidir. Ankara, tarih boyunca bu yükü taşımaya alışkın bir şehirdir. Fetret Devri’nde olduğu gibi, Millî Mücadele yıllarında da bu şehir, devleti ayakta tutan süreklilik fikrinin mekânı olmuştur. Bu süreklilik, yalnız idari bir devamlılık değil; zihnî ve ahlakî bir devamlılıktır.
Ankara’nın başkent oluşu, bu nedenle bir kopuş değil; uzun bir çizginin mantıkî sonucudur. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte değişen rejime rağmen, devlet kurma iradesinin aynı coğrafyada yeniden vücut bulması, Ankara’nın tarih içindeki yerini daha da belirginleştirir. Bu şehir, farklı dönemlerde farklı adlar altında aynı görevi üstlenmiştir: Devleti yeniden kurmak.
Bu görev, kolay bir görev değildir. Ankara’nın hiçbir zaman “parlak” bir şehir olarak anılmamasının sebebi de budur. Parlak şehirler, zaferlerin sembolüdür; Ankara ise sorumluluğun sembolüdür. Burada devlet, kendini süslemek yerine kendini sağlamlaştırmayı tercih etmiştir. Bu tercih, Türk tarihinin en zor ama en doğru tercihlerinden biridir.
Bugün Ankara’ya bakıldığında görülen manzara, yalnızca kurumlar ve binalar değildir. Bu şehir, yüzyıllar boyunca biriken bir tecrübenin taşıyıcısıdır. Yenilgiyi inkâr etmeyen, ama yenilgiye teslim olmayan bir tecrübe… Dağılmayı bilen, ama dağılmamayı öğrenmiş bir tarih… Ankara, bu tecrübenin sessiz ama güçlü ifadesidir.
Sonuç olarak Ankara, Türk tarihinin en önemli duraklarından biridir. Çünkü bu şehir, devletin yalnız yükseldiği değil, kendini yeniden kurduğu yerdir. Ankara Savaşı’ndan Fetret Devri’ne, oradan Millî Mücadele’ye uzanan çizgi, bu yeniden kuruluş iradesinin sürekliliğini gösterir. Bu süreklilik, Ankara’yı sıradan bir merkez olmaktan çıkarır.
Başkentlik, Ankara için bir paye değil; bir vazifedir.
Ve bu vazife, tarih tarafından verilmiştir.
Ankara, başkenttir.
Çünkü Ankara, bu yükü taşıyabilmiştir.