Medeniyetler yalnız kılıçla değil, fikirle de ayakta dururlar. Hatta denilebilir ki, fikrini kaybeden cemiyetler, kalelerini muhafaza etseler bile ruhlarını kaybetmiş sayılırlar.
İmam Gazâlî’nin yetiştiği devir, İslâm dünyasının yalnız siyasî değil, zihnî bir buhran yaşadığı devirdir. Bir tarafta ölçüsüz akılcılık, diğer tarafta taassup… Bir yanda kuru cedel, öte yanda düşünmeyi günah sayan bir anlayış… Devletlerin hudutları geniş görünse de, gönül ve fikir coğrafyasında derin yarıklar açılmıştır.
Bugün de insanlık başka bir surette aynı buhranı yaşamaktadır.
Teknoloji ilerlemiş, vasıtalar çoğalmış, bilgi âdeta yağmur gibi üzerimize yağmıştır; fakat hikmet azalmıştır. İnsan, eşya üzerinde hâkimiyet kurdukça kendi nefsi karşısında mağlup düşmüştür. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan, konuştuğu kadar anlamayan, gördüğü kadar idrak etmeyen bir insan tipi ortaya çıkmıştır.
Buna ben “idrak yorgunluğu” diyorum.
Zira çağımızın insanı bilgisiz değildir; lakin bilgiyi ruh terbiyesinden geçirememektedir.
Gazâlî’nin büyüklüğü burada başlar. O, aklı inkâr etmeden aklın hududunu göstermiştir. İmanı kör taassuptan kurtardığı gibi, düşünceyi de başıboş gururun eline bırakmamıştır. Akıl ile kalp arasında bir medeniyet köprüsü kurmuştur.
Bugün en çok muhtaç olduğumuz şey de budur.
Çünkü modern zamanların en büyük hastalığı, “kök kopması”dır.
İnsan kendi tarihinden, inancından, musikisinden, edebiyatından, velhasıl kendisini insan yapan irfan damarından uzaklaştırılmıştır. Böyle olunca ortaya, her şeyi bilen fakat ne için yaşadığını bilmeyen bir nesil çıkmıştır.
Diploması var.
Fakat istikameti yok.
Malumatı var.
Fakat hikmeti yok.
İşte ben buna “hafıza çölleşmesi” diyorum.
Bir millet hafızasını kaybetmeye başladığında, önce kelimeleri fakirleşir; sonra fikirleri sığlaşır; nihayet şahsiyeti çözülür.
Gazâlî’nin yaptığı iş yalnız bir din müdafaası değildir. O, aynı zamanda bir medeniyet tamiridir. İnsanın iç âlemiyle cemiyet düzeni arasındaki münasebeti yeniden kurmuştur. Çünkü bilir ki; ahlakı çöken cemiyetin kanunları uzun müddet ayakta kalamaz.
Bugün dünyanın her tarafında büyük bir sürat vardır; fakat aynı nisbette bir mana kaybı da vardır. İnsanlık âdeta “sürat sarhoşluğu” içindedir. Daha hızlı haberleşiyor, daha hızlı tüketiyor, daha hızlı unutuyoruz. Lakin insan ruhu bu kadar sürate göre yaratılmamıştır.
Ruhun gıdası tefekkürdür.
Sükûttur.
Derinliktir.
Gazâlî’nin asırlar ötesinden bugüne söylediği hakikat belki de şudur:
Medeniyet, yalnız şehir kurmak değildir; insan inşa etmektir.
Ve insanı inşa edemeyenler, en parlak binaların içinde bile manevî bir harabe meydana getirirler.
Bugün bize lazım olan şey, yalnız kalkınma değil; yeniden derinleşmedir.
Çünkü kökü kuruyan ağacın dalları ne kadar yükselirse yükselsin, ilk fırtınada kırılmaya mahkûmdur.