Şehirler taşla kurulmaz, insanla kurulur. Taş, yalnızca iz bırakır; şehir dediğimiz şey, insanın yürüyüşüyle şekillenir. Ankara’yı anlamak isteyenlerin çoğu binalara, surlara, planlara bakar. Oysa Ankara’nın asıl hikâyesi, buraya gelenler ve burada kalanlar üzerinden okunur. Bu şehir, tarih boyunca bir geçiş noktası olmaktan çok, yerleşmeye karar verilen bir durak olmuştur.
Ankara’nın nüfusu, hiçbir zaman ani patlamalarla oluşmamıştır. Şehir, kalabalık olmayı değil; taşınabilir olmayı tercih etmiştir. Bu tercih, Ankara’nın demografik karakterini belirler. Buraya gelenler, çoğu zaman bir süre durup gitmek için değil; hayat kurmak için gelmiştir. Bu durum, şehrin insan dokusunu geçici değil, kalıcı kılmıştır.
Göç, Ankara’da her zaman sessiz yaşanmıştır. Büyük kopuşlar, sert kırılmalar, ani yığılmalar… Bunlar Ankara’nın sevdiği şeyler değildir. Şehir, göçü bile ölçülü alır. Gelen, şehri bir anda dönüştürmez; şehir de geleni hemen yutmaz. İki taraf birbirini tartar. Bu tartma, Ankara’nın insan ilişkilerindeki en belirgin özelliktir.
Ankara’ya gelen insan profili, tarih boyunca benzer bir çizgi izlemiştir. Buraya gelenler, çoğu zaman macera arayanlar değil; istikrar arayanlar olmuştur. Büyük fırsatların, ani sıçramaların, göz kamaştırıcı ihtimallerin peşinde koşanlar başka şehirlere yönelmiştir. Ankara’ya gelen ise, yük taşımayı göze alan insandır. Bu yüzden Ankara’nın kalabalığı, gürültülü değil; ağırbaşlıdır.
Bu ağırbaşlılık, şehrin sosyal dokusunu da belirler. Ankara’da insanlar birbirine çabuk karışmaz; ama tamamen de kopuk yaşamaz. Arada bir mesafe vardır. Bu mesafe, soğukluk değildir. Daha çok, saygının payıdır. Şehir, insanlarına birbirini boğmadan bir arada yaşama becerisi öğretmiştir. Bu beceri, göçle gelenler için de zamanla öğrenilen bir terbiye hâline gelir.
Ankara’nın demografik yapısı, bu yüzden keskin sınıfsal ayrışmalar üretmemiştir. Elbette farklı gelir grupları vardır; ama bu farklar, şehirde sert duvarlar örmez. Mahalleler, insanları tamamen ayıran sınırlar değil; yavaş yavaş tanıştıran alanlardır. Göçle gelen, bir anda şehrin dışına itilmez. Zamanla, sessizce yerini bulur.
Bu süreçte Ankara, kimseyi hızla dönüştürmeye çalışmaz. Şehir, insanı zorlamaz; alışmasını bekler. Beklemek, Ankara’nın temel reflekslerinden biridir. Göç eden için bu bekleme bazen zorlayıcıdır. Ama şehir, acele edenleri sevmez. Burada tutunmak, sabır ister. Sabreden ise karşılığını alır: sessiz ama sağlam bir aidiyet.
Ankara’nın insan dokusu, bu yüzden parçalı ama uyumludur. Farklı yerlerden gelen insanlar, zamanla ortak bir şehir dili edinir. Bu dil, yüksek sesle konuşmaz. Gösterişten hoşlanmaz. İşini yapar, hayatını kurar, yükünü taşır. Ankara’nın asıl gücü, bu insan tipinde saklıdır.
Göç, Ankara’yı zayıflatmamış; aksine yoğunlaştırmıştır. Şehir, gelenleri eritmemiş; biçimlendirmiştir. Bu biçimlenme, tek tip insan üretmez. Ama ortak bir ölçü üretir. Ölçü, Ankara’da insan ilişkilerinin de temelidir.